Radyo Sinezen Radyo Sinezen

DUYURU:
Ana Sayfa Sorulara Cevap 2 Ağustos 2023 232 Görüntüleme

İmam Hüseyin neden takiye yapmadı?

Soru: Bir sitede takiye ile ilgili bir sorunun cevabında beş türlü takiyeden bahsedilmişti. Peki, neden İmam Hüseyin, yirmi-otuz bin kişilik orduya karşı KERBELA’da takiye yapmadı da İmam Hasan Muaviye’ye karşı (kuvvetler denk olmasına rağmen) kılıcını kınına koydu ve savaşmadı?

Cevap: Takiye, insanın canını ve malını zalimlere karşı koruması için din çerçevesinde konulmuş bir hükümdür. Bu hüküm birçok diğer ibadi vb. hükümlere göre öncelik taşımasına rağmen bu hükümden daha önemli hükümler de dinde vardır. Buna göre, canı ve malı korumaktan daha önemli bir mükellefiyet söz konusu olduğunda artık takiyeye yer kalmaz. Örneğin dinin temeli tehlikeye düşer ve dinin korunması için kişinin, hakkı açıkça söylemesi veya kıyam etmesi gerekirse, o zaman takiye meşru olmaz ve dini korumak kendi canını tehlikeye atmayı gerektirse bile kişinin bu yolda hareket etmesi farz olur ve böyleki bir durumda takiye haram olur. Ehl-i Beyt Mektebinin ünlü fakihlerinden olan Muhammed Hasan Necefi, Hz. Hüseyin’in kıyamını fıkhi açıdan tahlil ederken söyle diyor: “….Üstelik, Ceddi Hz. Muhammed (Sallallahu aleyhi ve alihi)’in din ve şeraitinin korunması ve Yezit ve çevresinin kafir olduklarını muhalif ve muvafık olan herkese açıklaması bu kıyamına bağlıydı.” (Bkz. Cevahir’ul-Kelam, C.21, S.296) 

Ancak burada başka bir soruyla karşılaşmaktayız, o da, dinin tehlikede olup olmadığını anlamak için başvurulacak ölçü nedir? Acaba bu konuda herkesin kendi teşhisi yeterli midir?

Bu sorunun cevabında şunu söyleyebiliriz ki, bu konuda şahısların kendi teşhisleri geçerli olmasa da, kesin olan şu ki, en azından Müslümanların önderi ve imamı konumunda olan, Allah tarafından gönderilmiş ve belirlenmiş olan peygamberler ve masum imamların teşhisleri, kendileri ve o dönemde olanlar için bağlayıcıdır. Bu yüzden Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin gibi masum bir imam, bir dönemin kıyam veya takiye dönemi olduğunu belirledikten sonra, onun teşhisi sayesinde artık Müslümanların vazifeleri belirlenmiş olur.

Bu sorunun cevabının diğer boyutlarının da açıklık kazanması için her şeyden önce Ehlibeyt mektebindeki imamet anlayışına dikkat etmek gerekir.

Ehl-i Beyt Mektebinde İmamet Anlayışı:

Ehl-i Beyt mektebinde Ehl-i Beyt İmamları Allah tarafından belirlenmiş masum ve vehbi ilimlere sahip kişilerdir. Onlar, hareketlerinin hiçbirinde Allah’ın emirlerinden bir kıl payı bile çıkmazlar. Bize onlara uymak ve onların emirlerine teslim olmak emredilmiştir; hatta imanlı olup olmadığımızın en önemli ölçülerinden biri, onlara kayıtsız şartsız tabi olup olmamamızla belli olur. Esasen Peygamber’e ve masum imamlara bu kayıtsız şartsız itaat, tevhid inancından sonra dinin bize öğrettiği en önemli emirdir. Diğer emirler Allah-u Teala’nın iradesi gereği ancak bunun çerçevesinde anlam kazanır ve kabul olur. Bizler zayıf aklımızla onların davranışlarının hikmetini anlasak da anlamasak da bu böyledir.  Bu konunun daha iyi anlaşılması için aşağıdaki ayet ve hadislere dikkat edin: 

Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor: “Rabbine and olsun ki, kendi aralarında çıkan ihtilaflı konularda seni hakem kılıp sonra da senin verdiğin hükme hiçbir sıkıntı duymaksızın tam manasıyla kabullenmedikçe, iman etmiş olamazlar.” (Nisa: 65) 

Ehl-i Beyt İmamlarından gelen sahih hadislerde şöyle nakledilmiştir: “Bilin ki, eğer bir adam geceleri ibadetle, gündüzleri oruçla geçirir, tüm malını Allah yolunda sadaka verir ve ömür boyunca her yıl hacca gider de Allah’ın velisinin velayetini tanımaz; onun velayetini kabul etmez ve tüm amelleri onun kılavuzluğu ile olmazsa yaptığı amellerin mükafatı konusunda Allah’a bir hakkı olmaz ve iman ehlinden de sayılmaz”. (El-Kafi, C.2, S.18, Vesail-uş Şia, C.18, S.44)

Diğer bir hadiste şöyle yer almıştır: “İblis Adem (a.s)’a secde etmeğe emredildiğinde Allah’a “Beni bu emrini yerini getirme ve Adem’e secde etme konusunda mazur gör; bundan sonra sana öyle bir ibadet edeyim ki hiçbir mukarreb melek sana öyle bir ibadet etmemiş olsun.” deyince, Allah-u Teala’dan kendisine “Senin ibadetine ihtiyacım yoktur.” cevabını aldı! Demek ki Allah-u Teala kendisine kulluk sunup tapmayı, ancak kendi Peygamberine ve yeryüzündeki halifesine boyun eğip, ona itaat etmeğe bağlı kılmıştır. Bu yüzden Allah, başka türlü bir ibadeti, kabul etmez (insan kendisini onun için çok fazla yorsa bile). 

Kısacası Ehl-i Beyt mektebine göre Peygamber (s.a.a)’in ve onun Ehl-i Beyt’inin yaptıkları işlere tam bir teslimiyet göstermeyen ve itirazda bulunarak aksi yönde görüşler ortaya koyan kimseler, gerçek manada Peygamber ve Ehl-i Beyt’ini tanımayan zayıf imanlı ve bazen imandan yoksun kimselerdir. Çünkü Peygamber’in Peygamberliği kesin delil ile, örneğin mucize ile bize ispatlandıktan sonra böyle bir itiraz gerçekte Allah’a karşı itiraz sayılır ve cehaletin alametidir.  Ehl-i Beyt İmamlarının hayatında olan ve bizlerin basit bir düşünceyle onları yorumlamakta zorluk çektiğimiz gerçeklerin şu veya bu şekilde Peygamberlerin hayatında da olduğu kesindir; bizlere düşen bunların hikmetini anlamaya çalışmanın yanı sıra, her halükarda onlara uymak ve ittiba etmekten başka bir şey değildir.  Buna bazı örnekler verelim: 

1. Allah-u Teala, Hz. Ibrahim’in ailesinden ve soyundan çok sayıda Peygamber göndermiştir. Hz. İbrahim ve iki oğlu İshak ve İsmail, İshak’ın oğlu Yakup, Yakub’un oğlu Yusuf, hepsi peygamberdirler. Hatta Kur’an’da ismi geçen diğer birçok peygamber de aynı soydan ve ailedendir. Kur’an-ı Kerim “Birbirinden gelen bir soydur.” diye nitelendirmiştir. Aynı durum Peygamber’in Ehl-i Beyti için de söz konusudur. 

2. Hz. İsa (a.s) çok fakirce bir hayat yaşadığı, hatta barınacak bir evinin olmadığı ve kuru toprağın üzerinde yattığı ve insanları dünyaya karşı zahit olmaya davet ettiği bellidir; ama diğer yandan büyük bir Peygamber olan Hz Süleyman bir sultan olarak yaşamış ve bir sultana layık olan tüm ihtişamı taşımıştır. 

3. Hz Yusuf, bir peygamber olarak bir kafir olan Mısır’ın Padişah’ına vezir olmayı kabul etmiştir. Hatta böyle bir görev için kendini aday göstermiştir.  Kısacası biz bu gibi konularda, Peygamberler ve onların masum olan varislerinin tutumlarının hikmet ve felsefesini anlasak da anlamasak da onları kabul etmek tabi olmakla yükümlüyüz.  Peygamber (s.a.a):  “Hasan ve Hüseyin iki imamdır; ister kıyam etsinler ve isterse kıyam etmeyip otursunlar.” buyurmuştur.  Keza  “Hasan ve Hüseyin cennet gençlerinin efendileridirler.”  Bu vb. hadisler bize sahih olarak ulaştıktan ve özellikle onları masum imamlar olarak kabullendikten sonra onların davranışlarındaki hikmeti barış ve savaşlarının felsefesini, anlasak da anlamasak da her halükarda onlara uymak, onarı imam kabul etmekle mükellefiz. İşte Bu cevaba işaretle büyük fakih Muhammaed Hasan Necefi, Cevahir’ul-Kelam adlı eserinde söyle diyor:  “Hz. Hüseyin’in kıyamına gelince, bu kıyam ilahi sırlardan bir sır ve gizli ilimlerden bir ilimdir.” Sonra birkaç fıkhi açıklamaya yer verdikten sonra şöyle devam ediyor: “Üstelik İmam’ın özel bir mükellefiyeti söz konusudur. O özel mükellefiyetini yerine getirmek için hareket etmiş ve o emre icabet etmiştir. İmam hatadan uzak olduğu için onun söz ve işlerinde itirazın anlamı yoktur. İşte bu yüzden de, delillerin zahirine uymak ve delilin umum ve genel kaideleri çerçevesinde hareket etmek ve bu delillerin birbirleriyle çeliştiği konularda zanni tercihlerle birini tercih etmekle yükümlü olan kimsenin mükellefiyeti ona mukayese edilemez.”

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

Tema Tasarım | Ozakajans.com